Назад

Мидхат Ахмет Скачать все книги 29 Количество книг

Жанр в блоке книги Легкая Проза

"Tanzimat edebiyatının öncü ve üretken kalemi Ahmet Mithat Efendi'nin henüz 28 yaşındayken kaleme aldığı Felsefe-i Zenan (Kadınların Felsefesi), Letaif-i Rivayat adlı hikâye koleksiyonunun en kıymetli cüzlerinden biri olmakla beraber kadın sorununu doğrudan konu eden ilk yerli eserdir. Bu yapıtında, Tanzimat'tan sonra en çok değişime uğrayan kurumlardan biri olan ailenin mevcut geleneksel yapısının, kadınların hayatını ne denli yıkıcı bir dönüşüme uğrattığına odaklanan yazar Akile, Fazıla ve Zekiye gibi sembolik anlamlar yüklediği üç sıradışı kadının yaşamını anlatır. Evliliğin bekâsı uğruna kendilerini feda etmemiş; eğitimin, üretimin ve ekonomik özgürlüğün değerini özümsemiş bu kadınlar dönemin toplumsal yaşantısının gereklerine karşı da birer zırh kuşanmışlardır. Aile kurumuna atfedilen önemi sarsmasının yanı sıra mektup-roman tarzının Türkçedeki ilk örneği olan bu eseri, Osmanlıca orijinaliyle birlikte sunuyoruz."

Жанр в блоке книги Легкая Проза

"Döneminin çarpıtılmış tüm toplumsal ön yargılarına ve hurafelerine karşı farklı bir bakış açısı getirerek her fırsatta halkını hümanist bir yaklaşımla aydınlatma çabası içinde olan Ahmet Mithat Efendi, 'Çingene' isimli bu eserinde yine nahoş fakat dikkat çekilmesi gereken bir noktaya parmak basıyor: Irk ayrımcılığı. Toplumsal ayrışımın önüne sadece entelektüalizm ile geçilebileceğini mantıksal akıl yürütmelerle ispat ettiği bu eserinde Ahmet Mithat Efendi, eşitlik kavramının ırk temeli üzerine kurulmasına isyan ediyor; insan denilen mahlûkun yaradılışça birbirine denk olduğunu, medeni olmanın ise eğitim ve görgü ile mümkün olabileceğini, dolayısıyla fertler arasında eşitliğin değil ama farklılığın ancak bu açıdan gözetilebileceğini ortaya koyuyor. Çingene, tam 122 yıl önce Ahmet Mithat Efendi tarafından büyük bir ustalıkla kaleme alındıktan sonra ilk defa günümüz okuyucusuna kazandırılan ve ibretle okunması gereken bir yapıt."

Жанр в блоке книги Историческая Литература

Yeniçeri Ocağı'na mensup Osman Çorbacı ile yine bir yeniçeri kızı olan karısı Ayşe’nin bir yanlış anlaşılma yüzünden evliliklerini bitirmeleri üzerine gelişen olaylar, talihsiz ve yetim bir yeniçeri olarak büyüyen Civelek Hüsnü’nün trajik öyküsüne doğru evriliyor. Yeniçeriler, Yeniçeri Ocağının yavaş yavaş çözülmeye başladığı döneme de ışık tutmasıyla tarihî bir özellik taşıyor. "…Aşkı önlemek için ne kadar çalışılsa da aşk bir kat daha artar. Aşk bir ejderhaya benzetilebilir ki yedi başından hangi birini kesecek olsalar yerine yedi daha çıkar…"
Ahmet Mithat Efendi’nin dönemin kerhanelerinin ve toplumsal yapısının iç yüzünü en gerçekçi hâliyle okuyucuya sunmakta olduğu “Henüz 17 Yaşında”, tesadüfi bir şekilde yolu Beyoğlu kerhanelerinden birine düşen Ahmet Efendi ve orada tanıştığı “henüz 17 yaşındaki” Kalyopi’nin hikâyesini konu alan sürükleyici ve bir o kadar da etkileyici bir romandır. Ahmet Efendi birbiri ardına gerçekleştirdiği “alışık olunmayan” ziyaretler ile Kalyopi’nin gönül acımasının ve insanlığının izine, başına gelenlerin ve onu bu batakhaneye sürükleyen nedenlerin peşine düşer. Kalyopi’ye gerek içten bir dost gerek bir baba gibi yaklaşmakta olan Ahmet Efendi gelecek günlerle geçmiş günlerin acısını unutturabilecek midir? “Senin adın nedir?” “Bana Kalyopi derler, efendim; küçük Kalyopi!” “Demek oluyor ki burada bir de büyük Kalyopi vardır.” “Hayır, buradaki kızların en küçüğü ben olduğum için…” “En küçüğü mü? Kaç yaşındasın?” “Henüz 17 yaşında!”
Bir cellat olmak mı, yoksa bir celladın oğlu olmak mı dayanılmaz olan? Gerçekten günahkâr saydıklarımız ya da onların soyundan gelenler sevmeyi, âşık olmayı ve mutluluğu hak etmiyor mu? Sandığımız kadar kötü ve gaddarlar mı? Ahmet Mithat “Cellat” adlı romanında tüm bu soruların cevabını ve Napolyon’un Fransa’da yaptıklarını tarihî bir çerçeve içinde veriyor. Sanki bir Fransız romanından çeviri gibi görünen “Cellat” tam tersine “telif” bir roman; “Hace-i evvel” Ahmet Mithat, bütün ustalığı ve öğreticiliğiyle Fransız topraklarında geçen, kişileri de Fransız olan bir hikâye anlatıyor. Yazarın üslubuna sadık kalınarak, romanın dili günümüz Türkçesine yaklaştırılmıştır. Ahmet Mithat’la bir Fransa gezisine çıkmak hiç de yabana atılmayacak bir teklif…
Ahmet Mithat Efendi, okuyucularını fikrî bir seyahate çıkardığı romanı Rikalda yahut Amerika’da Vahşet Âlemi’nde Amerika’nın kuzeyindeki Missouri Nehri kıyılarında yaşayan Aztek adındaki vahşi bir kabilenin üzerinden ilkel hayattan azim ve çalışma sayesinde medeniyete geçişin öyküsünü anlatır. Dönem romanlarında Mezopotamya, Kafkaslar, Akdeniz gibi pek çok memleketin işlenmesi ve tanıtılmasına rağmen yeni bir dünya olarak tanımladığı Amerika’nın konu olmamasından hareketle okurunun düşünce dünyasını ve bilgi dağarcığını genişletmeyi amaçlayan Ahmet Mithat, eserinde; medeniyet anlayışını, vahşi ve medeni hayatın farkını kıyaslar. “… Eğer dediğiniz kurallar medenilerin memleketinde, sizin de memnun olabileceğiniz bir şekilde kabul edilmiş olsaydı; mahkemelere, hapishanelere, cellatlara filanlara bile lüzum kalır mıydı? İnsan evladı kendi vazifesine uyma mecburiyetinden kurtulmakla beraber başkalarının hukukuna saldırma hevesine o kadar yeniktir ki onu bu taarruzdan devamlı olarak menedebilmek için büyük ve daimî bir baskıya ihtiyaç vardır.”
Yazı makinesi unvanını layıkıyla taşıyan Tanzimat dönemi yazarımız Ahmet Mithat Efendi’den kendine özgü dil ve üslubuyla kaleme aldığı başarılı bir eser: Taaffüf… Roman kahramanlarımızdan Rasih Efendi, Türk âdetleriyle yetiştirilmiş, iyi yürekli ve kültürlü genç bir beydir. Saniha Hanım ise biraz alafranga ama o da iyi yetiştirilmiş, kültürlü genç bir hanımdır. Birbirleriyle evlenmesi münasip görülmüş, ahlaklı ve birbirine denk yetiştirilmiş bu iki gencin ilişkisi evlilikle nihayet bulur. Bu evlilik ufak bir sınavdan geçecektir. Bu sınavda “Minerva gibi mi yoksa Venüs gibi mi davranılacak? Gerçek bir aşk hikâyesi mi yoksa sadece bir idefiks mi?” diye düşünürken sadakatinden ve ahlakından hiçbir zaman ödün vermeyen roman kahramanımız Saniha Hanım’ın ağzından şu büyülü sözler dökülüverir: "Geçen gün size 'Rasih’im ben sana âşığım!' dememiş miydim? Bunu tekrar ederim. Rasih’im, sana yeniden âşığım! Fakat yalnız o tasvir bahsini, o mitoloji bahsini, her gün anlatarak ve birçok meseleyi de onlar üzerinden ve fevkalade bir maharetle hallederek ve bu cihetten erkek nevinin en güzidelerinden olduğun için değil! O mektup parçalarını yeniden tertip ederek zevcenin epeyce bir kabahatine vâkıf olduğun hâlde onu yüzüne vurarak kendisini mahcup ve zor durumda bırakmayı istememek derecesinde bir cömertlik ve kahramanlıkta bulunduğun için sana yeniden âşık oldum Rasih’im!"
"Mesail-i Muğlaka", Hukuk Fakültesinde öğrenim görmek için Paris’e giden Abdullah Nahifi adındaki bir Osmanlı Türkü’nün, Fransız toplumu içindeki yaşamından kesitler sunar. Abdullah Nahifi, Rosette adında, terzilik yapan bir kıza tecavüze kalkışan bir Fransız serserisini engeller. Ancak bundan sonra yenilgiye uğramış olan Fransız genci intikam almak istese de Nahifi’nin karşısında kendisini ispatlayamaz. Böylelikle basının da etkisiyle Türk genci Abdullah, Paris’in meşhurlarından olur. Ahmet Mithat Efendi, Nahifi’nin hayatını, maceralarını anlatırken aynı zamanda da karakterinin üzerinden Avrupa’daki gözlemlerini okuyucuya aktarır. Eserde, sınıf farklarının yoğun olduğu Fransa yaşantısı hicvedilir. Yazar, Doğu ve Batı’yı karşılaştırarak boşanmalar, aile kurumu ve çoklu evlilik gibi konular üzerine fikirlerini yansıtır. "Yüzlerce şairin binlerce şiirlerinde tasvir ettikleri gibi, bir Şarklı gönlünün sevgilisi olan kadını öyle mübalağalı kelimelerle tasvir eder ki kendisi için mümkün olmayan bu 'kavuşma' da ancak hayalde kalır. Ona varmak, onun bir lütfuna mazhar olmak, onun bir tebessümü için âdeta bin canını feda edeceğini ifade eder."
Hukuk mektebini ikincilikle bitirmiş Nurullah Bey tamamen içinde yaşadığı dönemin çocuğu olsa da huy bakımından babasından bir miras almıştır: Siyasi olaylara karışma konusunda çekingenlik. Ancak dönem II. Abdülhamit dönemidir ve Serhafiye Feyzullah Efendi’nin hafiyeleri etrafta kol gezmektedir. Bir iftira, bir ters söz, bir yanlış anlaşılma, insanları istese de istemese de siyasetin tam göbeğine çekebilmekte; hatta mahpusluklara, sürgünlere yol açabilmektedir. Böyle bir akıbet Nurullah Bey’in de başına gelir ve siyasi olaylara uzak kalmaya çalışan bu genç, yaşadıklarından sonra bir Jön Türk olup çıkar… Romanlarında sosyal meselelere uzak kalmayan Ahmet Mithat Efendi, bu eserinde de dönemin fikrî ve toplumsal yapısını ustalıkla vermiş, Doğu-Batı çatışmasını örnekleriyle anlatmış ve tarihimizde önemli bir yeri olan Jön Türkler’in tarihî konumunu, hangi şartlar altında faaliyet gösterdiklerini gözler önüne sermiştir. Şu aralık istibdada karşı müntakimce neşriyatımızda sürgün yerlerinin, sürgünlerin hâli pek yaman bir şekilde tasvir edilmekte bulunmuş ise de biz üç seneden fazla uzayan sürgünlük müddetimizin ilk yedi sekiz ayından başka pek de acelecilikle yakınılacak cihetlerini görmedik. Hele hiçbir zaman işkence, eza, cefa, görmedik. Hakaret bile çekmedik. Kale içinde her tarafa zaptiye muhafazası altında olarak gidebilirdik. Gündüzleri evimize, evlat ve iyalimiz yanına bile giderdik. Fakat akşamüstü yine hapishaneye dönerdik. Gerçi esirlik ve mahpusluğun bu derecesi de pek ağırdı.
Ahmet Mithat Efendi’nin Oscar Mişon’un “Aşk ve Galvanoplasti” isimli makalesinden etkilenerek kaleme aldığı "Fennî Bir Roman yahut Amerika Doktorları"nda, Amerika’nın Farrest isimli eyaletinde bir doktor olan Gribling, kendisini tıp tahsilinden sonra kimya ve fizik alanlarında da ilerletir. Doktor Gribling’in en önemli özelliği galvanoplasti sanatıyla ilgilenmesi ve buna yenilikler getirmesidir. Giribling’in komşusu olan Doktor Bovlay da hasta muayene ederek mesleğini icra etmek yerine deneylerini ve deney boyunca gözlemlediklerini kitaplaştırarak bilime hizmet etmek isteyen bir karakterdir. Bu doktorlar bedenleri üzerlerinde deneyler gerçekleştirerek yaşamla âdeta oyun oynarlar. "…Açlıktan vefat edecek olan bir adamın neler yaşadığını, neler hissettiğini tetkik için Doktor Efendi birkaç arkadaşıyla işi müzakere ettikten ve kararını verdikten sonra yemek yemekten nefsini meneder. Bir gün, iki gün, üç gün aç kalarak her ne hissederse yazdığı gibi; ondan sonra ölüm gerçekten yaklaşmaya başlayınca da tetkikin ehemmiyeti artmış olur ve daha ziyade ihtimam ile yazmaya başlar. Yazar, yazar… Ne zamana kadar? Ta ki birkaç defa bayılıp ayılarak nihayet tümüyle kendisinden geçtikten, yani ölüm anı geldikten sonra arkadaşları evvelce karar verilmiş olan surette kendisini ayıltacak tedbirlere başvururlar ve onu yavaş yavaş tekrar hayata davet ederler."
Ahmet Mithat Efendi, Gönüllü romanında Müslüman Osmanlı genci olan Recep Köso’nun, Hristiyan kızı Filomene’e olan aşkını anlatıyor. Bu aşka Filomene’in babası din farkı ve kızının onun tek vârisi olması nedeniyle engel oluyor. Uzun müddet kızını saklayan Sonkur Yankos, yaptıklarına rağmen kızının Recep’ten hamile olduğunu bilmez bir hâlde beyhude bir engele kalkıştığının farkında değildir. Yıllar boyu ayrı kaldıklarında Recep Köso o dönem Osmanlı ve Yunan arasından gerçekleşen savaşa gönüllü asker olarak katılır. İstila edilen köylerden birinde eski aşkı ve oğlunun annesi olan Filomene ile yeniden bir araya gelir. Çok önceden gerçekleşmesi gereken izdivaç ve mutlu son burada gerçekleşecek midir? İnsan kısmı bazı cihetlerden koyuna pek benzer. Sürüdeki koyunların yalnız birisi bir tarafa teveccüh ettiği hâlde diğer birkaçının ona uyması ve nihayet hepsinin o yola düzülmesi bu mübarek hayvanın tabiatında yerleştiği gibi bu istidat bir hayli derecelere kadar insanda da vardır. Aşk olsun demeli o adama ki irfan ve hikmetiyle medeniyet ve insaniyet âleminde seyir ve seferi selamet cihetine müteveccih olur. Bu yolda kendi türüne edeceği hizmet ne büyük ve güzel bir hizmettir.
Türk edebiyatı roman ve hikâyeciliğinin demirbaşlarından olan ve Hâce-i Evvel unvanıyla edebiyatımıza nam salan Ahmet Mithat Efendi’nin bu unvanına yakışır bir eser olan "Gürcü Kızı yahut İntikam", Gürcistan ile ilgili bir seyahatnamenin romanlaştırıldığı izlenimi taşıyan, okuyucuyu sürükleyip âdeta Tiflis’e kadar götüren canlı bir anlatım ve üsluba sahip nitelikli bir eserdir. Mösyö Gilliom Sanc ile tercümanı Mihran Baron’un Gürcistan macerasına tanık olacağımız bu eserde, Gürcistan’ın pek çok milletle mücadelesine şahitlik edeceğiz. Ayrıca bu yörenin coğrafyasıyla, kültürel ve siyasi hayatıyla ilgili birçok bilgiye de keyifle vâkıf olacağız. "Efendiler! Size nakledeceğim şey hayalî masallardan ibaret değildir. Gerçi garabeti, ehemmiyeti en geniş hayal erbabından olan romancıları bile hayrette bırakacak derecede ise de bizzat yaşanmış tarihî bir vakadır."
Alexander Dumas’ın ünlü romanı "Monte Kristo Kontu"nun Türkiye’deki ilk basımı, Türk okuyucusu tarafından büyük rağbet görür. Bunun üzerine Ahmet Mithat, bu romanı örnek alarak Hasan Mellah’ı yayımlamaya başlar. Hasan Mellah da büyük bir ilgiyle karşılanır. Öyle ki eser tamamlandığında roman kahramanlarının akıbetini merak eden okuyucuların ısrarları üzere Ahmet Mithat romanına bir ek yazar. Ahmet Mithat’ın ilk romanı olma özelliğini taşıyan bu eser ilk olarak korsanların elinde esir olarak karşımıza çıkan Hasan Mellah’ın türlü ölümlerden kurtuluş maceralarına yer veriyor. "Allah bize bu çocukları niçin veriyor biliyor musun? Ömrümüzün geçmekte ve ölümün yaklaşmakta olduğunu bize ispat için veriyor. Eğer bize kalacak olursa biz gençliğimizin geçtiğine, kart ve ihtiyar olduğumuza ve gebermek zamanı yaklaştığına mutlaka inanamayacağız. Lakin boyumuzla beraber evladımız yetiştikçe evvela kendimizi çocukluktan koparıp o saadeti evladımıza mecburen terk ediyoruz. Sonra onları genç ve civan olmuş görünce ister istemez kartlığımızı teslim edeceğiz. Nihayet onları kart görünce kendimizi ihtiyar bularak, onların ihtiyarlığını düşününce bizim için mezardan başka bir yer kalmadığını müşahede edeceğiz. Ama diyeceksin ki a devletlu, böyle doğurtup, yaşatıp, büyütüp de sonra gebertmekte ne mana vardır. Hazır bir kere yarattıktan sonra devam edip gitsene! İşte dindar olan böyle dememelidir. Çünkü bu söz bizim bencilliğimizden kaynaklanıyor. Çocukluktan al da en ihtiyarlığa ve torunluktan al da en ağa babalığa varıncaya kadar insanın her çağı, ayrı birer saadettir. Bu saadete herkes nail olmak ister."
Ahmet Mithat Efendi, Fransa’da askerlik yapan Salpetre ile eşi Josephine’in hikâyesini anlatıyor “Cinli Han” kitabında. Josephine’e âşık olan Laroche, onu kaçırır ve Salpetre ise eşini aramak için yollara düşer. Onu ararken girdiği bir yerde cinler olduğu ve bu yerden herkesin korkup kaçtığı rivayet edilir. Salpetre “Cinli Han”da işin aslını ortaya çıkarır ve burasının adı artık “Uğurlu Han” olur. "Artık cin ve şeytan hükmü kalmadı. Onların tılsımını buldunuz. Hepsini bozdunuz."
Toplumu eğitmeyi kendisine görev sayan Ahmet Mithat Efendi "Çengi" romanında, Cervantes’in ünlü eseri "Don Kişot"u Osmanlı kültürü ve edebiyatına uyarlayarak okuyucuya öğretici bir mesaj verir. Büyü ve efsunla uğraşarak bir hayli servet biriktiren Saliha Molla, İstanbul’un tanınan simalarından biridir. Oğlu Daniş Çelebi’yi büyü, tılsım, cin hikâyeleri içerisinde büyütür. Saliha Molla’ya göre, her taraf cin ve perilerle doludur. Evde dolaşırken bu cin ve periler incitilmemelidir. İlk terbiyeyi bu şekilde alan Daniş Çelebi, annesinin teşvikiyle hikâyelerin gerçekliğine inanmaya başlar ve Don Kişotluğu da bu noktada baş gösterir. “…Çelebi cenaplarının nazarıdikkatlerini çeker ise onu uygulamak için, zihninden bir fıkra, bir hikâye bulmaya çalışır. Hem de mutlaka bulur. Bulduğu anda gördüğü şeyi zihnindeki hikâyeye uydurarak kuruntusunu büyütmeye başladığı anda da meseleye vücut verir ve derhâl kendisini o hikâyenin içinde bulur.”
Ahmet Mithat Efendi, din değiştiren iki Fransız’dan Vikont Alphons Duran ve Polini Heyder’in Müslümanlığı kabul etmelerinin ve aşk yoluyla kesişen yollarının ilginç öyküsünü anlatıyor. Bu birliktelikle birlikte sır kalan Demir Bey’in hikâyesi de açığa kavuşurken kaderin hayatın akışını nasıl değiştirebildiğini de gözler önüne seriyor. "İnsan bir meselede ne kadar ümitsizliğe düçar olursa olsun, kesinlikle bir ümit köşeciği, az da olsa, yine ümide vesile olur. İdama mahkûm olan caninin cellat önünde baş eğmesiyle celladın satırı inmesi arasında da mutlaka bir ümit hüküm sürer ki Victor Hugo 'Bir İdam Mahkûmun Son Günü' adındaki eserinde bu ümidi pek hikmetli bir surette göstermiştir."
Tanzimat döneminin önemli temsilcilerinden biri olan Ahmet Mithat Efendi, Diplomalı Kız eserini, Dik May adındaki bir yazarın Levant Herald gazetesindeki bir fıkrasını okumuş ve ondan hareketle yazmıştır. Depres ailesinin biricik kızları Julei’nin eğitimi için yoksulluğa kadar varan çabalarının sonucunda ellerinde, bir öğretmenlik diploması ve sonraları onu da bulamayacakları bir kuru ekmek kalmıştır. Yalnız diploma sahibi olmanın karın doyuramadığı Fransa yaşantısında, bir moda türedi mi ondan istifade etmek pek kârlı olmuştur ki Julie’nin de kaderini bu değiştirmiştir. Aşağı bir meslek addedilen çiçekçiliğin Julie’de farklı bir kıyafet gibi durmasını sağlayan, diploması olmuştur. “Çiçekçilik dahi olacak olsa, kızları yine muallime diplomasına nail etmelidir.”
Hiç ahirete gidip gelmişliğiniz oldu mu?.. Elinden her iş gelir Mesut Ağa, bu işi iki genç âşığın -Osman Bey ile Nergiz Hanım- başına getirdi. Kollarından tuttuğu gibi onları ahirete yolladı. Nergiz ile Osman ilk zamanlar ahiretlerinde mutlu mesut yaşarlarken sonradan dünya gözlerinde tütmeye başladı. Ama nafile! Ne cennet ne cehennem olan bu yerden çıkmak isterler çıkamazlar, seslerini duyurmak isterler duyuramazlardı. İki gönül, artık kaderlerine razı olmuş, olacakları bekliyordu… Onlar böyle can cana ve baş başa karanlıklar içinde yaşayadursun, İstanbul bu sırada çalkalandı durdu. Padişah III. Selim askerî düzenlemelere hız verdi. Düzenlemelere taraftar olanlar ile karşıt olanlar birbirlerine diş biledi. Casuslar ortalığı fesada verdi. Yeniçeri ayaklandı… Artık Osman ile Nergiz’in can attığı dünya, gerilerinde bıraktığı dünya değildi… Demek oluyor idi ki evvelleri yeniçeri taraftarları başka ve Nizam-ı Cedid taraftarları başka iken şimdi onlardan birtakımı ve bunlardan birtakımı onlara karışmakla eski dostlardan birtakımı birbirine düşman ve eski düşmanlardan birtakımı birbirine dost olmuş idiler. Bu hâl ne kadar büyük bir karışıklık demektir düşünülür ya?Ortalık kaynayıp karıştıkça casusa ihtiyaç artar ve hâlbuki casusluk dahi günden güne güçleşirdi. Zira bir hizmet görmek isteyen yadigârlardan pek çoğu işlerini yüzlerine gözlerine bulaştırıp aralıkta kendi başlarından da olurlar.
Toplum için sanat, anlayışını benimseyen ve pek çok türde eser veren Ahmet Mithat Efendi, "Eski Mektuplar"da zamanının içerisinden, yani Tanzimat Dönemi’nden bir hanenin keder ve acılara sürüklenip dağılışını, bedbaht hâllerinin bir evrakı olan mektuplarla hikâye etmiştir. Kuvvetli bir aşka mazhar olan Meliha ve Kenan’ın bu hazin öyküsü, yakarışlarının kâğıda dökülüp de birçok mektuptan vücuda gelen bu romana konu olması müellifin de dediği gibi okuyucu üzerinde teessüre sebep olacaktır. “Ey aşk, bildiğin gibi yak yık derunumu. Bir kimsesiz belâzedenin hanümanıdır!”
Türk edebiyatının ilk polisiye romanını kaleme alan Ahmet Mithat Efendi, "Esrar-ı Cinayat"ta İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışında bulunan ve Öreke Taşı olarak adlandırılan küçük bir adacık üzerinde işlenmiş olan bir cinayeti anlatmaktadır. Savcı Osman Sabri bu konuyu araştırmaya başlar ve cinayetin arka planında gelişen olaylar, bir gazetecinin de yardımcı olmasıyla ilginç bir hâl alır. "Nefsim hakkındaki bu adaletimden dolayı husule gelen mutluluğumu size hakkıyla anlatmak için şunu derim ki: Dünyada intikam lezzeti kadar büyük hiçbir tat tanıyamıyorum."
Tanzimat Dönemi yazarlarından olan Ahmet Mithat Efendi, ölümüne dek iki yüzden fazla eser yayımlamıştır. Eserlerinde akla gelebilecek her türlü konuya değinen Ahmet Mithat, özellikle Avrupa’nın bilim ve sanayideki gelişmişliğini methederken, Osmanlı toplumunun ahlaki değerlerini koruması gerektiğini vurgulamıştır. “Paris’te Bir Türk”, eserlerinde göze çarpan bu gibi unsurların yoğun bir şekilde işlendiği romanların başında gelir. Romanın başkahramanı Nasuh’un ağzından giyimden evliliğe, medeniyetten geri kalmışlığa, krallıktan cumhuriyete, Doğu kültüründen Batı kültürüne kadar her şey tartışılır ve bu tartışmaların sonucunda bir fikir birliğine varılarak okuyucuya sunulur. Nasuh’un seyahatinde, -onun Paris’teki gezintileri, farklı milletlerden tanıştığı insanlarla sohbetleri, kadınlarla olan ilişkileri boyunca- bu gibi konular Ahmet Mithat’ın sade diliyle tafsilatıyla ele alınır. "Zira tanışmanın hasıl olması yani iki komşunun birbiriyle merhabalaşması için ya daireleri kapısından girer veya çıkar iken veyahut merdiven üzerinde tesadüfle boyun eğmekten başlaması lazım gelir. Nasuh bu meseleyi bilir idiyse de tanışma peydası için ayların geçmesine katlanamadığı ve bir haneye yabancı girer gibi girip çıkmayı dahi sevmediği cihetle, daha gelişinin ertesi günü komşularının birer birer kapısını çalıp girerek ve 'Hanımlar! Efendiler! Kendimi size yeni komşunuz olmak üzere takdim ederim ve sizi taciz edecek hiçbir hâl ve hareketim vukuya gelmeyeceğini vaatle hakkımda teveccühünüzü rica ederim.' tarzında girişler yaparak derhâl tanışma münasebeti bağına muvaffak olmuştu. Moskoflar Nasuh’un bu hareketinden memnun kaldılar. Zira Avrupa’nın en kibar milleti Moskoflar addedilse şayandır. Zira insanoğluna derhâl temayül ederek ana, baba, kardeş gibi ısınmakta Türklerden bile ileridirler. Almanlar, Nasuh’un bu laubalice hareketine şaşırmışlardı. Çünkü onlar İngilizler kadar da sıcak değildirler. Hele Fransız ailelerince Nasuh’un bu hareketi yabancılığına yoruldu. Zira Paris’te ya şehvani bir menfaat veyahut nakdî bir fayda icap etmez ise birbirini bilmeyen iki adam arasındaki münasebet pek bayağı bir hâlde kalır gider."
İdealist, azimli, hayatın gerçeklerinden haberdar Şinasi’nin yerli imkânları kullanarak sağladığı başarı ile alafranga düşkünlüğünün ve hilekâr yapısının cezası olarak İsviçre’ye gidip kayıplara karışan Senai’nin trajikomik dramını işleyen Ahmet Mithat; köy hayatına olumlu bir bakış açısıyla yaklaşır. Senai, köydeki arazileriyle Karun kadar zengin babasından aldığı öğütlerle şehir hayatının özentisi içerisinde Mekteb-i Sultaniyi bitirdikten sonra avukat olup Avrupa’ya gitme hayalindedir. Şinasi’nin ise hedefinde okulu bitirdikten sonra köye gidip tarım ve ticaret alanında kendini geliştirmek vardır. Böylelikle iki zıt karakter bahtiyarlığı bulma gayesindedir. "Vücudum sakat değil, tam! Aklım noksan değil, kâmil! Yaradılışımda, fıtratımda tembellik yok; çalışkanlık var! Karar verme gücüm, miskinliğe rızadan ibaret değil; bahtiyarlık arzusundan ibaret! İşte Cenabıhak bunları her kime verirse o adam bahtiyar olabilir."

Жанр в блоке книги Зарубежная Классика

Modernleşme ve Batılılaşma yolundaki Osmanlı'yı mercek altına alan, yazarının Batılılaşmanın nasıl olması gerektiği hakkındaki fikrini ortaya koyan bu romanın ana karakterlerinden Felatun Bey, Batılılaşmayı yüzeysel olarak yorumlamış biridir. Batı’nın gerçek değerlerini alarak hayata atılan Rakım Efendi ise her bakımdan kendisinden farklıdır. Romanda, Rakım Efendi’nin yaşayışı ile Felatun Bey’in içine düştüğü gülünç durumlar, dönemin manzarası eşliğinde resmedilir. “(…) Önce Ahmet Mithat Efendi, okuyucuya öğretmenlik yapıyor, sonra o ve diğerlerinin gayreti ‘nasıl Osmanlı kalsak da Frenk mukallidi olmasak’ tezi etrafında yoğunlaşıyor. Tanzimat’tan bu yana hangi esere baksanız bir Rakım Efendi ile Felatun Bey karşılaştırması bulursunuz. Bu sabitleşen züppe ile Osmanlı kutuplaşması konusu, Osmanlı aydınının modernleşme olgusunu kavramaktaki aczinin bir göstergesidir…” İlber Ortaylı, “Gelenekten Geleceğe” bu laubalice hareketine şaşırmışlardı. Çünkü onlar İngilizler kadar da sıcak değildirler. Hele Fransız ailelerince Nasuh’un bu hareketi yabancılığına yoruldu. Zira Paris’te ya şehvani bir menfaat veyahut nakdî bir fayda icap etmez ise birbirini bilmeyen iki adam arasındaki münasebet pek bayağı bir hâlde kalır gider.
"Geçen asrın sonunda Fransa’nın meşhur iç savaştan kendisini kurtarmaya çalıştığı esnada iki adam, iki kardeş ortaya çıktı. Bunlar Michel kardeşler diye bilinen adamlardır. Bunlar o vakit genç, kuvvetli, zekiydiler ve büyük bir gayrete, cürete sahiptiler. Çünkü uzun bir süre boyunca aynı maksada hizmet ederek ondan asla ayrılmamak için pek büyük kuvvete ihtiyaç vardı. Talih denilen şey her akıl sahibine bir iş vereceği zaman yaptığı gibi bunların da kulaklarına doğru eğilerek: ‘Sizin insanca ameliniz ne olacak? Bu âlemde nasıl bir yük yükleneceksiniz? Altın mı istersiniz? Onun görünüşteki kuvvet ve kudretini mi, onunla meydana gelebilecek geleceği ve aile saadetini mi istersiniz? Yoksa iyilik edebilme kudretini, hemcinsinizin minnet ve teşekkürlerine layık olmayı, fakirler tarafından hürmet gösterilme bahtiyarlığını mı?’ diye sordu. Onlar: ‘Biz altın isteriz, altın! Hep altın isteriz. Altından başka bir şey istemeyiz. Kudret, saadet, her şey ondan ibarettir!’ diye cevap verdiler.”

Популярные серии